Yazı yazmaya dair ilk hatırladığım anı: Zarafeti, kibar konuşma tarzı ve öğreti aşkı ile hatırımda kalan ortaokul Türkçe Öğretmenimiz Günel Beyazgül’ün dersinde yazdığımız kompozisyonlar.

Yazı yazmanın girizgahı olan kompozisyonun manasını bana O öğretti.

Bir kompozisyon bir fikri anlatmak üzere; giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşmalıydı. Giriş bölümünde neden bahsettiğimizi, gelişme bölümünde o fikre dair deneyimler, öyküler ve örneklemeleri, sonuç bölümünde ise bu ne olduğunu ve nelerle olduğunu bahsettiğimiz fikrin bıraktığı izleri yani çıkarımları anlatmalıydık.

Keşke burada şöyle bir cümle de kurabilseydim: “Kompozisyonlarımızın konusunu … oluştururdu. Hatta kompozisyonlarımdan bir tanesinde şunu anlatmıştım…”

6.sınıfın üzerinden 30 yıl geçmiş olmasından mı yoksa gönlümün yazmaya sonradan akmasından mı bilmiyorum, maalesef neler yazdığımızı hatırlamıyorum. Ama yazarken, yazdıklarımı tekrar tekrar okuyup düzeltmeler yaparken ve sonunda sınıfta herkesin önünde okurken büyük bir heyecan duyduğumu hatırlıyorum.

Şimdi şunu fark ediyorum: Günel Hoca bize, 6./7. Sınıfın üzerinde bir kompozisyon dersi vermiş, adeta “Yazı Atölyesi” tadında çalıştırmış bizi. İyi ki! Şimdi ne yapıyor Hocam, nerde bilmiyorum. Ama son yıllarda sıklıkla ve güzel dileklerle anıyorum O’nu.

Ortaokuldan sonraki yazma anılarım arasında ilk sırayı liseye başladığım yıl, âşık olduğum zamanlar alıyor. O’na dair her şeyi, tuttuğum günlükte anlattığım yazılarım. Sanırım aynı zamanda ilk “Günlük Tutma” deneyimim de o zamana ait. Şimdi aşk demiyoruz tabi ama o zaman için tabi ki duygunun adı aşk. Hani diğer yazımda bahsettiğim cezalar, ayıplamalar vs. vardı ya! İşte o ceza silsilelerinden bir tanesi, annemin günlüğümü okuması ve aşkısım için eve geç gelmelerim neticesinde yaşatılmıştı. (Annem aynı günlük okuma hatasını birkaç zaman sonra yine yaptı. O zaman da başkaca tezahürler oldu. Hayır, madem kızının büyümesine tanıklık edemeyeceksin, neden okuyorsun anneciğim günlüğümü. Öyle değil mi ama…)

…….

Lise bitti, üniversite bitti, kariyer başladı.

Kariyerim ilerledi, gelişti, insanlarla bilgi ve deneyim paylaştığım, çok severek yaptığım bir mesleğim oldu. Sevince, “Daha iyisini nasıl yapabilirim”in peşine düşmek de kolay oldu. Şanslıydım.

Öncelikle tavır samimi olmalıydı. İnsanlar direkt olarak didaktik bir tarzda öğreti dinlemek istemiyordu. Bu sebeple de özellikle benim uzmanlığım “İnsana insanı anlatmak” üzerine olduğundan; ancak hayatımda etüt ettiğim ya da birebirde tanıklık ettiğim bilgileri paylaşabilirdim. Öyle de yaptım.

Yıllar içerisinde mesleğimi taçlandırmak üzere, donanımımı derinleştirme ve zenginleştirme faaliyetlerim oldu (ki işimizi sevdiğimizde hepimizin olur). Hitabet üzerine, öyküler anlatmak ve de bilgiyi hikayeleştirmek üzerine çok çalıştığımı söyleyebilirim.

Bu total içselleştirme hali, katılımcılarımla kurduğumuz bağ üzerinden de meyvesini verdi.

Yıllar geçti…

Eğitimler sırasında katılımcılarım tarafından kitabım olup olmadığı sorulmaya başlandı. Kitabım yoktu, yazmamıştım. Neden? Oysa, herkes yazıyordu.

…………..

Uzmanlık alanıma genel olarak “Kişisel Gelişim” deniyor. Ben bu tabiri sevmiyorum. Çünkü bu tanımın, “İnsan önce mesleki bilgi anlamında gelişmeli, bunun yanında kişisel gelişimine de dikkat etse iyi olur” algısı taşıdığını düşünüyorum ve algıdaki öncelik kronolojisini doğru bulmuyorum.

Şunları sorma ihtiyacı hissediyorum: “İnsan kendini tanımadan bilgiyi nasıl daha iyi öğrendiğini nasıl bilecek, çalışma arkadaşlarını ya da yöneticilerini nasıl tanıyacak ve onlarla nasıl uyumlanacak (en azından bir arada çalışabilecek) veyahut kendisiyle bağ kurmadan hizmet verdiği insanlar ile empati duygusunu nasıl harekete geçirecek?”

………………

“Yetişkin eğitimi veren meslektaşlarımın ya da kişisel gelişim uzmanlarının kitapları vardı, benim neden yoktu? Neden Eğitimlerimde olduğu gibi anlatısı akan giden bir kitap yazmıyordum?”

Sorular son beş yılda çoğaldı çoğaldı çoğaldı….

İnsanlara diyemedim ki: Kendimde yazmak için had bulmuyorum.

Aynen öyleydi. Benim için kitap yazarlığı o kadar üst perdede bir işti ki… Ben kimdim (Yıllar sonra Merve’m beni bu kimlik bunalımdan kurtaracaktı) ki kitap yazacaktım.

Toplumsal kalıplara ters düşen eylemlerimiz neticesinde oluşabilecek bir “ayıp” algısına karşı, yaşamsal eylemlerimize ket vurmak gibi bir kalıbımız olduğu açık. Anadolu toprağında yaşıyoruz nihayetinde. Ben bu sebeple mi had bulamadım yoksa gereksiz bir etik algısına sahip olduğumdan mı böyle düşündüm tam emin değilim. Yani benim için bir gerçek vardı: Mesleği, mesleği olan yapmalıydı.

Yine de… Markajlar sonuç verdi. Bu sorular beni yüreklendirmiş olmalı ki en azından yazma eyleminin başına oturdum.

2017 yılında Orta Asya’da geçirdiğim bir ayı, gezilerim sırasında yazdım. Gittiğim yerler, sınırı geçişlerim, oraları tek başına bir kadın olarak dolaşmam… Sayfalar dijital dünyaya aktarılmak üzere halen bekliyor.

Bu seyahatten bir-iki yıl sonra, tamamen yazdıklarımı paylaşmak amacı ile web sitemi güncelledik.

Kitle Eğitimlerimde de “Kurumsallık” kalıbını kovalamayan ve “Beyaz Yaka” dürtüsünde Eğitimler tasarlamayan, özgü olmanın peşinde koşan bir profesyonel olarak web sitemde de kuralları izlemek zorunda değildim. Web sitesi benimdi ve dilediğim konuyu paylaşabilirdim. Bir yöntem buldum kendime. Hem meslekten notlar anlatacaktım hem Esra’dan. Böylelikle web sitemin “Yazılarım” kısmı, bir arkadaşımın söylediği gibi: “Günce bir web sitesi. Harika!” ya dönüştü.

Birtakım etkenler aktif yazılarıma sekte vursa da web sitemin orda olduğunu bilmek güç verdi bana. Bu arada pandemi ile yoğunlaşan sosyal medya faaliyetlerinde, minik notlarımı ya da hikayelerimi fotoğraflarımın altında paylaşmaya başladım. İçerikleri ve akışkanlığı sevildi. Sevindim. Yazmak için daha da yüreklendim.

Üzerimdeki, içimdeki, aklımdaki “Yazarlık ulvidir” gölgesini yavaş yavaş atmaya başlarken yıllardır yazan, ikinci lisansımdan arkadaşım oldukları için “İkinci nesil arkadaşlarım” adını taktığım arkadaşlarımdan Merve’den Koçluk aldım. Bana dedi ki: “Dümdüz yanlış düşünüyorsun. Satırlar senin, deneyimler senin, dilediğin gibi yazabilirsin. Amaç paylaşmak.”

Sekteye uğramış günce siteme geri döndüm. Burada dilediğimi, dilediğim gibi yazma özgürlüğüne sahip olduğum için mutluyum. Yazdıklarım ben. Bana ait, benim dünyamdan.

Herkesin bir öyküsü olduğuna, farklı sirayetlerde yaşansa da yaşantılarımızı ortak duygular içerdiğine ve bu ortaklık sayesinde birbirimizle bağ kurduğumuza inanıyorum.  O zaman anlatılmalı! Anlatmak isteyen herkes anlatmalı!

Ben yaşarken de paylaşırken de özgürüm.

“Okur” da özgür.

……………

Kitap mı… Sanırım o da şu aralar zihnimde ufak ufak yazılmaya başladı.

 

 

Sevgilerimle,

Esra.