İşletmeler ile çalışmaya başladığımızda, önce birbirimizi tanımak isteriz. Kendi adıma; işletmenin kendi içindeki iş akışı, yöneticilerin ilişki yönetimi, paydaş çalışan birimler arasındaki iletişim gibi konularda spesifik sorular sorarım. Verilen ilk cevap hep şu cümle ile başlar: “Arkadaşlar güzel çalışıyor, aralarında bir sorun yok”.

Tebessüm ederim. Çünkü birincisi, profesyonel destek verdiğimiz gelişim çalışmalarında odağımız sorun aramak üzerine değil “daha verimli/doğru/iyi sonuçları nasıl elde edebileceğimiz” üzerinedir.

İkincisi, ortada herhangi bir kriz/sorun/hata olmadığında zaten işler yolundadır. O nedenle esas soruyu sorarım: “Peki, bir hata ya da yanlış yapıldığında; ekibin kendi arasında/yöneticilerin ekiplerine karşı/tüm ekibin sorunu çözüme karşı tutumları nasıl?”

Cevap, 15 yıldır çalıştığım tüm işletme ve kurumlarda genellikle aynı minvalde olmuştur: “O zaman biraz gerginlik oluyor, birimler birbirlerini suçluyorlar”, “Çoğu kez birlik olunamadığından çözüme de ulaşılamıyor, sorunlar da tekrarlanıyor”.

Burada espri, insanların beraberce kotardıkları bir işte hata yaptıklarında ya da yapıldığında neden beraber hareket etmeyip köşelerine çekildiği ve ortak bir sorumluluğu paylaşmadığı noktasında yatar.

Birlikte hareket etme ve uyum becerisi, iş akışının her kademesi tıkır tıkır işlerken tamdır da bir aksaklık olduğunda bozulmalı mıdır? Acaba sadece tam gibi mi görünmekte midir, “mış gibi”. Bu uyum gerçekse de.. Peki, o zaman adı beceri olarak anılmalı mıdır?

Akla gelen başka bir soru: Çözüm gerekli olan anlarda, ortak sorumluluğa imza atmama hali bir “alışkanlık” haline geldiğinde ne olur? Bunun adına da “Silo Sendromu” diyoruz. Bu hem ileri seviyede bir çıktı hem de daha derin bir konu.

Madem zaman ve yatırım maliyetlerine bu denli düştüğümüz ve çözüm çözüm diye yanıp tutuştuğumuz bir dönemdeyiz, o zaman çözüme değil de kendi derdine odaklanan profesyoneller için ne yapmak gerekir?

Kullanılan dil kalıplarının, bakış açılarındaki farklılıktan ve bunun yanında ortak dil oluşturamama halinden kaynaklandığı fark ettirilmelidir. Bunun için de yöneticiler, ortak dil oluşturmanın önemine biraz daha kafa yormalıdır.

İşletmelerde ortak dili oluşturmak, ortak değerleri yaşatmaktan geçmektedir. Önemli olan, yöneticilerin olay vuku bulduğu anda yaptıkları “anlık” toplantılarda savurdukları “talimatlar” ve sergiledikleri “öğreten adam tavırları” değil; sürekliliği güdüleyen etkin yönetici tavrını sergilemeleri ve ortak dili bir salık verme havasında değil, bir yaşantı tarzı ile işletmenin kültürü haline getirmeleridir.

“Ortak değer” bilinci, insana her ortamda bir “paylaşım” ortamı sağlar ve paylaşmak “bağ kurmaktan” geçer. O ortam, ortamdaki insanları ile bağ kuran insan kendini oraya “ait hisseder” ve bu aitlik duygusu “birlikte hareket etme güdüsünü” her adımda tetikler.

Başka bir can alıcı soru şudur: Tuğlaların bütünlüğünü gören, eksik harç olan tuğla aralarına şifa olması beklenen yöneticiler yerlerine ait midir?

İnsanın doğası da özünde bir matematiğe sahiptir, duygu harmanında bir matematiğe.. Bu sebeple okunması, işlenmesi ve hasatı emek ister.

Tabii 20 yıl önce özel ve profesyonel yaşam alanlarımız birbirinden keskin çizgiler ile ayrılırdı. Dünyamızı öylesine iş ile çevirdiğimiz bu yıllarda ise her anımız, her bağlantımız, her sohbetimizin içinde bir şekilde iş işin içinde. Hali ile insana dair; davranışlarına, kullandığı dile, bakış açısına dair ilk örnekler de sanki hep profesyonel yaşamdan gibi..

Ama değil.

Çünkü bizi asıl besleyen ve biz yapanın özel yaşam alanlarımız olduğunu biliyoruz. Diğer tüm yaşam alanlarımıza aktardığımız, burada yaşadıklarımızın, deneyimlerin bize hissettirdikleri, düşüncede ve histe miras bıraktıklarıdır. Yani özünde, hayatımızın tamamı bir nevi özel hayatımızın yansımalarını barındırır.

İnsanın doğası canlılar arasındaki en mükemmel dizayndır ve her birimiz bu Yaradan(inandığınız her ne ise sistem/evren...) vergisi bilgi ile doğarız. Doğar, büyür, yaşar, daha çok yaşar, olgunlaşır ve ölürüz.

İşte o en “ben” olduğumuz alanda, yaşamın hangi evresinde olursak olalım, genellikle ve de önce kendi mükemmelliğimize odaklanırız. Biz tamızdır ama etraf yarım diye algılar, öyle görür ya da hissederiz.

Karakter olarak, iş yapışlarında, sevişlerinde, var oluş biçimlerinde yarım, eksik ya da yanlış olan diğerleridir, biz değil. Çok emin olduğumuz bu analizi, büyük bir cüret ile ve de üslupsuzca dillendirip taçlandırırız.

"Şunu şöyle yapıyorsun, bunu böyle ediyorsun, düşünemiyorsun, sevemiyorsun,..." söylemleri bazen her an, bazen yersiz ve zamansız ama sonunda her daim manasızca havada uçuşur. Manasızlığı, kendisi dışında birinin kabiliyetini “sorgulamasında”, onu “yargılamasında” ama en önemlisi “sonuçsuzluğunda, kısırlığında” yatar.

Bunlar yetmez; “ses tonumuza” bir tutam “küçümseme” ve “iğneleme” ekler, yanlışı ifade eden o kelimeyi, ona vura vura dillendiririz, iyice duyulsun diye..

O da yetmez, “bedenimiz” de öyle üst perdeden konuşan bir dile bürünür ki... Eleştirmeyi kendine bir borç edinen biz, görevimizi ballandıra ballandıra ve hakkı ile tamamladığımız kanısındayızdır. Bir “oh be” deriz.

Gerçekte olan ise; insanları ile heyecan dorukta paylaştığı ortak değerlerini unutan insanın bencilliğe düşmesi; başka dünyaların, algılamaların, deneyimlerin, hikayelerin varlığını görmezden gelmesi ve en nihayetinde çevresindeki dünyayı kendi kontörlüne ve düzenine sokma ihtirasına kapılması halidir.

……………………………………………………………………………….

O vura vura duyurduğumuz her bir söylemde kullandığımız dil kalıbı var ya, işte onun adı Sen Dili’dir. Bu dili kullanarak eleştirdiğimiz insanlarımızı aslında “suçlarız”. Suçlanan doğa tek bir refleks verir: “Kendini savunur”. Sen dili birini suçlamaya, suçlanan diğerine kendini savunmaya koyulur ve bu döngü böylece devamda ile kısır bir döngü oluşturur.

Sen Dili’ni kullanan ısrarcı ve sabittir de belki, suçlanan taraf önce durumu idare yöntemine başvurur, sonra gün geçtikçe kendi kabuğunda ketumlaşır ve sonunda ilişki -adı her ne ve de nerede yaşanıyor ise: aile, iş, aşk, dostluk- fiziken devam ediyor gibi görünse de özünde tüm iyi niyetini, samimiyetini, ahengini tamamen kaybeder. Çünkü ortak değerleri paylaşmayı bırakır.

“Kör topal gidiyor böyle, bir işimiz var nasılsa, idare ediyoruz vs.” tadı aslen bir kandırmacadan ibarettir ve zamanı bilinmez bir “sonunda” o da kalmaz, ilişki biter gider.

Peki, insan insanını neden bu şekilde eleştirir? Eşini, çocuğunu, anasını, babasını, arkadaşını, . . .

Derdi nedir?

Eleştirel dil, insan için bir alışkanlıktır. O yaşam alanında da, diğer yaşam alanında da aynıdır. Ailesinin herhangi bir üyesini de eleştirir, sokaktaki adamı da, sistemi de, çalışanını da, eşini de.

Böylesi bir eleştirel dilin derdi türlü türlüdür ama önce ve illa ki özündeki “mutsuzluktur”.

Sonra…

Kendini ifade ediş şeklini bulamamış olması, bağlı olarak bu saldıran dili boğazında düğümlenenlere karşılık kabul etmesi, belki hayatı boyunca sadece bu başkasını gören dil ile var olabilmeyi yol bilmesi, bu sebeple ya da herhangi başka bir sebeple öz benliğini gerçekleştirememesi; hayatı boyunca kısır bir döngüde, yeniden uzak, eski ve sabit kalıpları doğru belleyip hayatı hep aynı farz etmesi,... En önemlisi kendisini dinleme cesaretinde olamamasıdır. Güzelliklerini, eksikliklerini, sevgilerini, sevmediklerini, yapmak istediklerini, …

Özde “kendine bağsızlık” üzerine kurulu bu dünya; samimiyetten, ortak gelecek değerinden, aidiyet duygusundan yoksun, sürekli ve “gerçek” paylaşım ortamından uzak ilişkiler yaşar.

Kendini fark etme sorumluluğu almamak, sorunun nedenlerini ve sonuçlarını eşine ya da ekip arkadaşına yüklemek insana daha kolay gelir. Kendine acısızdır, çünkü kaçak dövüştedir ve de kendisini konforlu alanda hisseder.

Dr. Gülcan Özer’in birkaç gün önce bir Instagram paylaşımı vardı: “Fark etmek kolay değil, zahmetlidir. Ne kendine, ne başkasına torpil sever. Hakikat arar. Acıması yoktur ve mümkündür.”

Hemen aklıma başka bir üstadın sözü geldi, Prof. Dr. Sinan Canan, “Konfor alanı öldürür.”

Düşünmek lazım…

Dili hesapsızca, kendi içini günü kurtararak rahatlamak için kullanmak ve sonunda fiziken olmasa da ruhen yalnız kalmak; ebeveynsiz, eşsiz, çocuksuz, kardeşsiz, arkadaşsız, hemen her yaşam alanında bir şekilde insansız kalmak riskini manasızca göze almak mıdır konfor?

Yoksa insanlarınla daha da, daha da paylaşmak ve zenginleşmek ve de güzelleşmek, onlarla daha uzun süreli birliktelikler yaşamak, hayatı birlikte yaşamak, insanlarla birlikte dolu dolu işler yapmak mıdır konfor?

Ya da esasen kendini dışlamış olan bu suçlayan dili bırakıp gerçekten söylemek istediklerine, belki asıl yapmak istediklerine tutunmamaya başlamak, ona inanmak ve o söylemleri, istediği her insana ve ortama ulaştıracak şekilde dillendirmenin bir yolunu bularak mutlu ve/veya huzurlu bir sona varmak mıdır konfor?

 

Herkese sağlıklı ve mutlu bir yıl diliyorum,

Sevgilerimle,

Esra Okur.