Ben Antalya’da doğdum. “Sevgi, saygı, aile büyükleri, din, kültür, inanç, bilim, ayıp, …” gibi kavramlar ama yaşatılarak ama sözlü ifadeler ile öğretilerek yine orada büyüdüm.

Şekil 1 – Bir buçuk yaşımdayım, Antalya.
Bu kavramların birçoğunda yapılan kodlamalar daha sonra zor zamanlar yaşamama sebep oldu. Örneğin; familya her şeyin üzerindedir, kan bağına kayıtsız saygı duyulur ve sevgi beslenir, hakkı savunmaktansa sessiz kalmak daha bir erdemdir, sükût altındır vs.
Yine de bunlara yanlış kodlamalar demiyorum. Çünkü kime göre yanlış, neye göre güzel gibi sorulara mantığım ve yüreğim cevap vermeyi bırakınca, ben de bu tanımları bıraktım.
Doğduğum yer, Antalya, malûm deniz memleketi. Antalya gibi bir yerde yaşam nasıl olmalıydı? Rahatlık, mutluluk, dünya hallerinden nispeten uzak (nelerdi onlar... kişisel ihtiraslar, hırslar, tahakkümler, vs.), bolca hayalin kurulduğu, yetmeyip onların peşinden koşulduğu bir yaşam olmalıydı. Neden? Çok basit, mavi her şeye yeterdi.
Yok, öyle edebi bir şey anlatmak derdinde değilim. Yıllar yıllar sonra yetişkin bir insan iken bu yaşam şeklini, yine bir deniz memleketinde, hatırı sayılır bir süre gözlerimle gördüğüm için söylüyorum. Tek derdi denizi izlemek, ondan gelen nimetle karnını doyurmak, sabah uyanıp işinin peşinde koşmak, evet çıkarını korumak ve fakat günün sonunda hep ve sadece samimice paylaşmak derdinde olan insanları gördüğüm için…

Şekil 2 - İlk yüzdüğüm zamanlar, simit ve kolluk olmadan kulaç atarak yani,
Konyaaltı Plajı Antalya.
Benim Antalya’mda öyle olmadı. Tipik bir Anadolu ailesi ne yaşıyorsa tıpkısının aynısını, belki farklı tezahürler ile yaşadım. Bu arada aile deyince, benden yaklaşık dört yaş küçük bir erkek kardeşim var. Ama bu satırları O’nun adına da yazıyor değilim.

Şekil 3 - Bora'nın, istinasız, sevdiğim 5 fotoğrafından bir tanesi, Milonlu Ev.
Ben; bir deniz çocuğu olmanın, toplumsal hafızanın yetişmedeki etkisinin, eleştirilmenin ve buna rağmen güzelleşmenin ve de mutlu bir insan olmanın üzerine tamamen kendimle dertleşmenin peşinde yazıyorum.
Ne diyordum… Hayat işte böyle Anadolu formunda olmayan bir iklimde Anadolu Anadolu giderken tutarsızlığa bugün de tahammül edemeyen bende kısa devreler başladı.
Beş yaşından itibaren öğrenme aşkı ile kabına sığmayan (ki bahsettiğim duruş hakkında o yaşlarda farkındalık yakaladığımı sonradan çözdüm), kâşif, duygularını zamanında yaşamak isteyen, dünyasında mutlu, sanata hep bir ucundan bağlı (şarkı söylemek, dans etmek, okumak), çoğu zaman ve hali ile dik başlı ve fakat şımarıklığı her daim kendine yakıştıran (nihayetinde kız çocuğuydum), sevgi ama pür-ü pak sevgi ile dolu olan, kendine has olsa da ortama ters nüvesinden başı hep belada bir çocuk oldum.
Kısa devre zamanlarında evde azarla, eve geç geldim diye cezayla, günlüklerimde yazanlar yüzünden ayıplanmayla günleri geçen; evin limitini dolduramadığı zamanlarda familyanın da işe karıştığı, mesela büyük amcamın 6.sınıfın ilk matematik sınavından düşük not almışım diye öğretmenimden önce (matematik öğretmenim kankasıydı) beni anama babama şikâyet etmesiyle başı belada bir çocuk oldum. Bir şeyleri hep eksik yapan, takdirden çok eleştiri duyan…
Tabi yetişkinler penceresinden bu saydığım edimlerle durdurulabiliyordum ve devrelerim daha sonra olması gerektiği gibi çalışmaya devam ediyordu. Rutindi. Neden, çünkü birinin çocuktaki/ergendeki bir şeyleri kontrol etmesi gerekiyor ve limbik sistemin o yaşlarda ailen. Amaç, familya ve yaşam koşullarının doğrusunu evlada öğretmek, beni hizalamak ve hayatta kalayım diye genel geçer kurallara uydurmaktı nihayetinde.
Ama akranlarım penceresinden; birinci, üçüncü, beşinci, … dereceden kuzenlerim söz konusu olduğunda eylem ve bendeki tesiri bu kadar basit açıklanamıyordu. Onların tepkileri, tepkilerinin sonuçları daha acımasız ve izleri daha dramatikti. Ben şu an bazılarını dile getirirken halen inanamıyorum. Tabi daha da acı olan, bu dramatize halin çocukluk ve ergenlik dönemlerimizde kalmamış, yetişkinlik dönemlerimizde de kendisini ve yansımalarını göstermiş olmasıydı.

Şekil 4 – Kuzenlerimden iki tanesi ve ben, sekiz ay Ankarası.
Kuzenlerimden bir tanesi bana, Anadolu ortalamasında uzun süren bir ilişkimle ilgili olarak yetişkin bir kadın olduğuma bakmaksızın, hem de annemin önünde, aile değerlerimize uygun yaşamadığımı ima değil, alenen ifade eden öylesine çirkin bir sıfat kullanmıştı ki mesela. Burada anamayacağım kadar çirkin… Neden, evlilik ile sonlanmadığı için.
Başka bir tanesi; uzun süre sonra karşılaşıp mesleklerimiz üzerine sohbet ederken “Nasıl yani senin gibi egosu yüksek biri bilgi mi paylaşıyor, yetişkin eğitimleri mi veriyor” dedi, yüzüme. Neden, çünkü bilmiş Esra engin bir sabır ve sevgi ile nasıl bilgi paylaşabilirdi. O paylaşımcı kişi ancak kuzenimin kendisi olabilirdi. Bu arada öğretmendi.
Yaşı benden daha küçük olan bir diğer kuzenim, beni tanıdıktan sonra şunu itiraf etti, “Abla biz seni şımarık, burnunun dikine giden, sorumluluk nedir bilmeyen biri sanıyorduk.” O’na sağ olsun diyorum, sandığı Esra ile gerçek olanın ayırımına vardığını benimle paylaştığı için.
Çocuk yetiştirmede bir reçetenin olmadığını dile getiren Eğitim Bilimci Selçuk Şirin (var olsun), Neo Skola’daki Eğitiminde ebeveynlerin dikkat etmesi gereken prensipleri sıralarken ilk sıraya, “Çocuğun mizacını tanımak” başlığını koyuyor. Ebeveynin, sahip olduğu aile değerlerini bir yanda tutarken mutlaka çocuğunun mizacını kollayarak onu yetiştirmesi gereğinden bahsediyor. Yani ezber ya da birden çok çocuğunuz varsa aynı davranış kalıpları ile çocuk yetiştirmeyin diyor.
“Çocuğunuzu başka çocuklar ile kıyaslamayın, çünkü kıyaslama, çocuğun kendisine olan saygısını ve özgüvenini azaltır.” (Bu ek bilgi de burada dursun)

Şekil 5 - Kuzenlerimden bir tanesi ve ben, balım ekürim Naci.
Biz o ebeveyn nesle ya da familya dokusuna yetişemedik. Ben ve benim gibi çocuklar eleştirildik, yasaklandık, sıra bize geldiğinde konuşmamız gerektiği öğretileceğine susmak konusunda eğitildik, kıyaslandık. Ezberlere, kalıplara, tüm olumsuz dış etkenlere rağmen mizacını ve ruhunu korumaya çabalayan yetişkinler kulübüne yazıldık.

Şekil 6 - Babam ve bir yaşında ben.
Tabi şöyle bir tablo doğmasın... Bugün beni içinizden azıcık sayan, seven, daha ötede bağrına basan, özleyen, mesleki bilgime ihtiyacı olan, sağ duyumu çağıran varsa tüm bu yetenek ve birikim ne gökten indi ne de ağaç kovuğundan çıktı. Ataların hafızasını görmezden gelebilir mi insan? Gelmemeli.

Şekil 7 - İlk okulda beş yıl folklor ekibindeydim, bir bayram geçidi hatırası.

Şekil 8 - İlk okulda gezi günlüğü, Teyzoş ve Faliye ile birlite, Kaş.

Şekil 9 - İlk okulun bittiği yaz tatili, izci kampı gala gecesi, yanımda Nevin ve Barış, Beldibi.
Ya da onca geziye, etkinliğe elimi kolumu sallayarak o yaşta kendi kendime gitmedim tabi ki. Annem ve babam sosyal bir insan olma hevesime ellerinden geldiğince hep destekti.
Bu hâlim, bu dertleşme halim yani; insanın önce kendisiyle, sonra çevresiyle helalleşme ihtiyacından. Birazcık da kalemine sarılabilme konforundan.
Kaldı ki, belki de başımın tacı annem ve babam da kendilerine rağmen ve başkaca dış etkenler sebebi ile öyle ebeveynler oldular. Bilemeyiz. Ama ebeveynin oluşundan, evladın sorumlu olmadığını çok iyi biliyoruz.

Şekil 10 – Bir piknik günü, Annem ve Babam, yine deniz, Topçam.
Burada bahsettiğim; kendisine yaşatılan ve öğretilenin karşılığı olarak verdiği öğretilere rağmen onların dışında hareket etme inadında bir kız çocuğuna sahip olan bir aile ile ailesinin ona verdiği öğretilere rağmen kendi olmayı korumaya inat eden bir kız çocuğun o yıllardaki hâlet-i rûhiyesi.

Şekil 11 - İlk okula başlamadan önce çektirilen vesikalık fotoğrafım, 1985.
Yaptığım, her şeyiyle bağrıma bastığım geçmişim ile mümkün olduğunca helalleşmenin türlü yollarını bulmamın ve yola nasıl daha güzel devam ettiğimin farkında olup o acıtan ama bugün Esra’sına şifa da olan izlere, bugün kendi üslubumca cevaplar verme gücümü kullanmak.
………………
Bana kalsa nasıl olmalıydı yaşam? Denizin olduğu yerde kural olmamalıydı. Olsa olsa niyetler olurdu. Ama ben şu yukarıdaki etkinlik fotoğraflarına rağmen, bugün de saçma bulduğum kurallarla büyüdüm.
Mesela; mutaassıp bir aile yapısının aile binasında ikamet etmek zorunda kaldığımız için Antalya’da sahile 20 dakika mesafedeki evimizden denize, çocuk yaşımda şortla gidemedim. Yazın güneş batmak bilmeyen günlerinde 18:00’de eve girmek zorundaydım (cezalar hep buradan gelirdi). Sevmediğim aile fertlerine yalandan hürmet etmek zorunda kaldım, hatta her aile büyüğünü koşulsuz her fırsatta saymak zorunda bırakıldım ve sonunda matematiksel olarak onlar tarafından bolca sevilmem gerekirken her ortalama Anadolu ailesinin çocuğu gibi o saydığım büyükler tarafından ya ispiyonlandım ya da yuhalandım.

Şekil 12 – Kuzenim Kağan ve ben, fotoğrafı sadece çok sevdiğim ve kasvet dağılsın diye koydum, Bir piknik günü, Kargıcak.
Tabi güllük gülistanlık bir kendi oluş ve kalış öyküsü olamaz. Ben de kafamın, dilimin ve yaşam alışkanlıklarımın özümseyemediği bu durumlarla sınandım. Dediğim gibi sınanma öykülerimde büyüklerimin de izi kaldı, akranlarımın da.
Ankara’daki kuzenlerim Antalya’ya bir geldiklerinde, yaşımız da kaçtır... 13/15’izdir sanırım, beni konuşurken sert bir biçimde “kaba olmakla” suçladılar (asansördeydik). Yanlış hatırlamıyorsam konu “misin/mısın” eklerini kullanmamam, emir kipi kullanmamdı. Yapmış mıydım ya da teknik olarak emir kipi kullandımsa da beden dilim ve ses tonum da emir mi veriyordu… İnanın hatırlamıyorum. Ama kaba olmakla suçlandığım şeklin muazzam derecede kaba olduğunu hatırlıyorum.
Büyükşehirde büyümelerinin bir etkisi ile miydi veya Ankara farklı bir dil mi kullanıyordu yahut ben gerçekten konuşma görgüsü öğrenememiş bir çocuk muydum… Peki, o zaman o yaşta nasıl sürekli halde bir aktivite-etkinlik-sosyal çevre içindeydim. Yoksa bizimkilerin, bizden olmayan bir kısmı kraliyet ailesinden miydi… Nihayetinde taşrada büyümüştüm bir anlamda. Şaka bir yana, ama o an aklımdan bunlardan başka şeyler geçmedi.
Annem de Ankaralı benim. Tam bir Ankaralı. En harlısından 657li bir devlet memuru zaten (Başbakanlık Devlet Personel Dairesi) ve bunca geçen zamana rağmen ruhu halen o kadar prosedürel ki... Bazen onunla konuşurken de yazışırken de sanki O, önünde tatlı pembe kartondan klasörler ile arkasında bordo renkli kapitone pano olan masasında oturuyormuş da ben de misafir koltuğundaymış gibi hissediyorum. Can’ım Sitare Sultanım.

Şekil 13 – Annem ve ben, koltuklardan tanıdım, Sitare Sultan Ankarası.
Biz küçükken annemin çekirdek ailesinin bir kısmı Ankara’da yaşıyordu (bugün de yaşamaya devam ediyorlar ve hemen hepsi memur). Ne kadar zaman bilmiyorum, ben üniversite sınavı telaşına girene kadar sanırım, her kış sömestr tatilinde, kar en az 10 cm iken Ankara’ya giderdik. Hatta bana anlatılan bir anı var, iki yaşımda ilk kar gördüğümde heyecanla “Aa... Anne yere şeker dökmüşler!” demişim. Bak üzüldüğüm bir konu, o yaşlarda kara bulanmış hiç fotoğrafım yok, en azından bende yok.

Şekil 14 - Annem, kuzenim ben ve kuzenimin bisikleti, iki yaş Ankarası.
İşte bu sömestr tatillerinden bir tanesinde, Kızılay’a ilk defa kuzenlerim ile birlikte gidecektik. Yine ortaokulda olmalıyım…

Şekil 15 - 7.Sınıf karne günü, serserilik, hah ha, Emel-Ben-Şeyma-Şule-Mustafa-Bilgin-Hüseyin, Antalya.
Örnek Mahallesi’nde oturuyorlardı. Samsun Yolu üst geçidine oradan da Aydınlıkevler’deki (Çağdaş) durağa yürüdük. Durakta otobüs bekliyoruz, otobüs geldi, ben binmek için atıldım… Nereden bileyim kuyruk olduğunu. Dedim ya, bizim memleket rahat… Yahu bir defa bizde her yere mümkünse yürünür, böyle denizi göre göre, maviyi içine çeke çeke yürürsün. Sene zaten 90’ların başı, yürünmese de böyle bir yığın olmazdı minibüs beklerken; hadi velev ki oldu, insanlar bunu dert etmezdi. Bunlar boş tabi… Bana bir çift yeşil ve bir çift mavi gözden fırlatılan o alaycı bakışı ve “kuyruk var!” uyarısını şu an yine yaşamam dışında önemli bir nokta yok.
Kardeşim o zaman şehrin girişinde Büyükşehir kullanım kılavuzu verin biz fani taşralılara, öyle değil mi ama… (Bu “Taşralı” muhabbeti de Çağrı’dan kaldı. İstanbul’a her onlara direkt gittiğimde, uçaktan iner inmez bana konum açtırması geldi aklıma, “Taşradan geliyorsun kızım neticede, kaybolma, aç bakayım konumu”, hah ha!). Bu arada size bir haberim var, yıl 2021, Antalya’da halen kuyruk kültürü yoktur. Nizami bir kuyruk göremezsiniz duraklarda, alışkanlık yok, o alışkanlığa inanç da yok. İnsanlar kimin kendinden önce geldiğini bilir ve bekler vs. Beklemiyorsa da ölümcül bir durum olmaz, söyleyeyim de ben… Görgüsüz değiliz yani.
……………
Neyse yıllar geçti. Bu eleştirel hal; ben dört dörtlük hali zorlayan bir evlat, torun, yeğen, kuzen, öğrenciyken de ben, bir yetişkin olmaya çalışırken yaptığım hatalar sırasında da devam etti. Bugün bakınca, hata hakkımı o yıllarda iyi ki hakkını vererek kullanmışım diyorum yüzümde bir tebessümle, vallahi, değdi en azından. Eleştirilen biri olmanın şanı yürüdü.

Şekil 16 - Hatalarımdan ve sarı saçlarımdan benim suçlu olduğum yıllar, Esra Ankarası.
Aile, bireyin ekolojik dünyasındaki ilk çember; onu yetiştiren, geliştiren, büyüten. Nüve deyip duruyorum, mizacı deyin ya da hamuru deyin siz. İşte ona yatırımı ilk yapan aile. İkinci çemberde de benlik motifini deneyimlediği şehir var. Çünkü sonunda seni sen yapan, ailen kadar şehrinin dinamikleri de oluyor.
Seni öyle bir sarmalıyor ki şehrin; sahip olduğun ailesel ve toplumsal hafızaya rağmen yeni meraklara koşmanı sağlıyor ya da yerinde saymanı. Kendine göre doğal hareketler içindeyken yakın çevreden gelen “burnunun dikinde” lafları seni yolundan etmiyor ya da edimini daha da yapmak için bir çarpan olmuyor. Sen, sen olarak kalmaya devam ediyorsun. Motifini şehrinle işliyorsun.
Annen kokan o Ankara’da 15 yıl bir fiil sen de yaşasan, orada hayatına yüzlerce yeni yepyeni güzellikler katsan, orayı da kendine memleket yapsan da özün hep masmavi kalıyor. Seni zevklerinden yıldırma kabiliyetinde ve amacında eleştiriler duysan da onlar için sonunda bir görmezden gelme potası yapıp her birini canın istedikçe eritiyorsun. Yıllarca Anadolu’nun dört köşesinde iş yapsan, onlara has bir dil geliştirsen de önce o Esraca hali korumak başının tacı oluyor.
Bende böyle oldu.
Bu kendinden vaz geçmeme halinin yanında her yere uyumlanabilirim huzuru; geçmişini “cicii ciciii diye sevmek”; zamana, mekânlar ve insanlarla kök salmayı tercih etmemek; mülkiyete olan bu mesafe; dünya hırslarına karşı ezber bozan bir bakış açısına sahip olmak; niyete olan bu teslimiyet; hayattaki tek çıkarın mutluluktan geçtiğine olan inanç; kalıplar her yanında uçuşsa da hayata ve insanlara her geçen gün çoğalan sevgi ve de onları kucaklama hali; geleceğe dair kaygı yerine umudu sahiplenmek; en düştüğün anlarda dahi yine özgüvenin ile ayağa kalkma gücü ile kutsanmış olmak…
Maviye olan bu derin aşk…
Bence hepsi denizden.

Şekil 17 – Karaburun, İzmir, 2020.
Benim en iyi bildiğim ve etüt ettiğim yer burası. Beni ben yapan deniz çocuğu olmak, özümü koruyan ve unutturmayan denizle büyümüş olmak, bir gün düşsem de bütün cömertliği ile beni beklediğini bilmek beni güçlü kılan.
Bu sebepten, dilimde hep şu cümle var: “Vaktin birinde çocuklarınızı deniz kenarında, denizi gören ve bilen bir kentte yetiştirin. Varsın, büyükşehir kültürünü sonradan öğrensinler.“
………………
Peki, günün sonunda deniz çocuğunun yaptığı her şey mi mübahtır? Dört dörtlük müdür bu çocuk her şeyiyle? Hiç mi utanmaz hatalarından, eksiklerinden, ayıplarından,…
Tabi ki utanır! Ama deniz çocuğu olduğu için değil. O güzelim deniz ikliminde; hayatındaki tüm güzelliklerin sebebinin insan olmaktan ve öyle kalmaktan geçtiğini öğrendiği için.
Sevgilerimle,
Esra.
