Bu yazı; arka bahçemdeki en tatlı serüvenin nasıl başladığını, yolunun beni nasıl büyülediğini ve dehlizlerini keşfetmek için halen nasıl yandığımı anlatıyor.
5 Ekim 2005 tarihine kadar Hatay’a daha önce hiç gitmemiştim. Yok, hayır. Günlük tutmuyorum. Ramazan Ayı’nın ilk günüydü, oradan biliyorum. O tarihlerde İskenderun’daki arkadaşlarımızda buluşmuştuk ve bir gün konuşurken “Hatay’ı Esra da mı görse” denildi ve gittik. İyi ki de gittik.
O gün, hayatıma farklı pencereler açacak olan, harika bir yolculuğa ilk adımlarımı atmışım. Beni, 2015 yılında yepyeni bir ilim için ikinci kez üniversite sınavına girme kararına kadar götüren, devam eden dört yıl boyunca iş yoğunluğumu ya da sağlık problemlerini bana bahane ettirmeden beni kendinde tutan, yetmeyip bugün peşinden koşturmaya devam eden büyülü bir yolculuğa.
Şehri gezerken arkadaşlar dediler ki “Burada Hristiyanların ilk kilisesi var, bir tane de arkeoloji müzesi var, ikisi de bilinir ve de müzede hayli büyük, görmek ister misiniz?”. Sıradan bir merak ile “Tamam” dedik. Hayranlık ve daha da artmış bir merak ile tamamladığım ilk müze gezimdi diyebilirim ya da ilerleyen zamanlarda bende bıraktığı etki, şu an “ilk olduğunu” düşünmeme ve hissetmeme vesile oluyor.
Önce kiliseye gittik. Yıllar geçmiş olsa da; kayalara oyulmuş Saint Pierre Kilisesi’ne girdiğimde, beni içine alan derinliği karşısında tüylerimin diken diken olduğunu çok net hatırlıyorum. Önce biraz ürperdiğimi, sonra bir süre şaşkınca etrafa öylece baktığımı ve sonunda hayaletlerle konuştuğumu da.

Saint Pierre Kilisesi - 1
Hz.İsa’nın 12 havarisinden biri olan Aziz Petrus’un, M.S. 29-40 tarihleri arasında Antakya’ya(Bugün Hatay’ın merkez ilçesi) geldiğinde ilk vaazını verdiği ve cemaatin de ilk kez burada “Hıristiyan” adını aldığına inanılan Saint Pierre Kilisesi; Hristiyanlık’ın Katolik, Ortodoks ve Protestanlık mezheplerine ayrılmadan önceki ilk kilisesi olarak da bilinmektedir. Mağaradan dağa açılan tüneli, bir zamanlar burada toplanan Hristiyanların, baskınlar sırasında kaçmak için kullandıkları sanılmaktadır. 12. ve 13. yüzyıllarda Haçlılar tarafından ön cephesine yapılan ek inşaatla gotik tarza dönüştürülen kilise, 1963 Yılında Papa VI. Paul tarafından Hac Merkezi olarak ilan edilmiştir.
Saint Pierre Kilisesi - 2
Hac merkezi deyince... O gün oruç olduğumu hatırladım şu an. Belki de; dinimce saydığım ibadetim ile İslamiyet’ten önce kutsallığına inanılan bu mabedi ziyaret emek, o gün bana, uğruna yollarına düşeceğim bir neden için feyz vermiştir. Şu an buna içtenlikle inanıyorum.
Saint Pierre Kilisesi’nden huşu içinde ayrıldıktan sonra, şehirdeki arkeoloji müzesine geçtik.
Bir mozaik koleksiyonunu gördüğüm ya da daha önce bir yerlerde gördüysem de, işçiliğini ilk defa böylesi fark ettiğim, ilk müze ziyareti idi.
Yakto Mozaiği
Bu kadar ince işçilikle böylesi devasa kompozisyonların yapılmış olmasına çok şaşırmış ve içimden şunu demiştim: “Yahu bu insanların işi gücü yok muydu ki, bunlarla uğraşmışlar, evet etkileyici ama bu gerçekten deli işi.” Her birinin bugüne kadar gelmesine daha çok şaşıran iç sesim devam etmişti: “Bunları bir bütün olarak mı bulmuşlar, yoksa tek tek bulup mu birleştirmişler? Bu insanlar da deli olmalı !” Sonradan öğrendim ki, yapanların işleri güçleri çokmuş ve fakat zevki seven insanlarmış. Yapılanları araştıranlara gelince... Onlar, başka, bambaşka bir dünyanın insanlarıymış.
Sonra… Müzede bir odada sergilenen ve M.S. 3. Yüzyıla tarihlenen Antakya Lahdi’ni gördüm. Odaya girdiğiniz an, zaten gözünüzün başka bir şeye takılması mümkün değildi. Lahdin kendi görsel zenginliği ve etkileyiciliği bir yana; müze, bu güzelliği daha da görünür hale getirmek için çok da büyük olmayan sergi odasını ışıl ışıl tasarlamıştı.
Antakya Lahdi - 1
Tabii tahmin edileceği üzere; o zamanlarda terminoloji fukarası ve Pan’mış, Satyr’mış bihaber olan ben, lahdin üzerindeki tüm figürlere sadece öylece baktım. Tarihi kronolojiye hâkim olmayı bırakın, konuya pek ilgisi de olmayan ben, tarihlendirme ve tarz bağına ise dikkat bile etmedim.
Antakya Lahdi - 2
Sonuç olarak; ilmine sahip değildim ama Hatay’da gördüğüm istinasız her şeye hayran kaldım.
Sonraki yıllarda, gittiğim her yeni ilde, bir ören yerini ya da müzeyi ziyaret etme dürtüsü hep benimle seyahat etti. Daha o ile gitmeden “Acaba burada bir ören yeri var mı, tarihi kalıntılar bulunuyor mu, müzesi nasıl” vb. gibi araştırmalar yapmaya başladım. Artık kütüphanemin, Gombrich - Sanatın Öyküsü ile oluşmaya başlayan, yeni bir bölümü vardı.
Şanslıydım… 2008 yılı itibari ile Üniversite Eğitimlerim çok yoğunlaştı ve bu sayede onlarca ili daha gezdim. Bırakın tatil zamanlarımda bireysel olarak gösterdiğim itinayı, iş gezilerim dahi artık öyle bir hal almıştı ki, merakımdan haberdar olan işletme yöneticileri ya da üniversite öğrencileri “Hocam, eğitim sonrası sizi şu tarihi yere götüreceğiz, burada da bir ören yeri var” vb. gibi planları benim yerime yapmaya başlamışlardı. Sağ olsunlar. Çünkü en iyi rehberler, o yerin insanlarıdır. Yine şanslıydım. Çünkü benimleydiler.
Diyarbakır Ulu Camii
Göreme Ören Yeri ve Açık Hava Müzesi, Kapadokya

İlyas Bey Külliyesi, Balat(Milet), Akköy, Söke

Osmanlı- Rus- Ermeni Mimarisi Örneklerini Birlikte Görebildiğimiz Kars
Bu süreç, içimdeki coşkuyu katlayarak 2015 yılına kadar böylece devam etti.
Bu arada; profesyonel kariyerime Eğitmen olarak devam ediyordum. 2011 yılında Profesyonel Koçluk Eğitimimi tamamladım. İnsan hakkında derinleşmeyi ve onunla, yaradılışından bugüne kadar geçen sürede biriktirdikleri üzerinden bağ kurmayı sağlayan bu yeni profesyonel şapka; bahçemdeki hafızama eklendi ve kendime yeni bir soru sormamı sağladı: “İnsan neden üretti?”
Şu an bu yazıyı okuyan ve akademik kariyerine devam eden herkes bilir ki; araştırma için önce, peşinden gideceğimiz “cevaplanmamış bir soruya” ya da “henüz çözülmemiş bir soruna” ihtiyacımız vardır. Doğru yoldaymışım.
Bugün geriye, o soruyu sorduğum âna baktığımda diyorum ki “İçgüdülerimiz iyi ki var”. Ama bu yeterli mi, hayır değil. Çünkü daha da önemli olan bir eylem var: “İç sesimizi duymaya, cesaret etmek.”
Neyse ki cesurdum. O noktada fark ettim ki, işim sayesinde tüm Anadolu toprağını gezebiliyor olmak, bu toprağın hafızasını da tanımak için bana altın tepside sunulan bir fırsattı. Şöyle hissettim, Saint Pierre’de nail olduğumu düşündüğüm o his gerçekti. O ziyarette, bağ kurmuştum. Toprağım bir vesile bulmuştu ve beni kendisini tanımaya davet etmeye başlamıştı.
“İnsan neden üretti ?”
İnsan odaklı profesyonel çalışmalarım yoğunlaştıkça ve paralel olarak geçmiş hafıza ile bu denli ilgilenirken bu soru kafamı o kadar meşgul etmeye başladı ki… Okumalarım arttı diyorum ya, konu artık sadece sanat ve tarih hakkındaki okumalar ile sınırlı kalmamaya; antropoloji, tarihi dönemlere ait sosyolojik gelişme ve ticari faaliyetler, karşılaştırılmalı tarih gibi(yani, bu tarihte doğuda bu olurken batıda neler oluyordu diye sormak ya da tam tersini sormak) konulara da kaymaya başladı.
Malûm Korona Günleri’ndeyiz. Ben de sosyal medyadaki canlı yayınları ilgim dâhilinde sıkı takip ediyorum. Dün akşam da Instagram’da, “Arkeolojihaber” adlı hesapta bir canlı yayın izledim. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Tarih Öncesi Arkeolojisi Ana Bilim Dalı Başkanı Sayın Prof. Dr. Necmi Karul Hocam konuktu. Yayında dedi ki “Yassı bir geçmiş algısından uzak durmalı, sürekliliği olan canlı bir geçmiş hayal etmeli, buna odaklanmalı.” Beni de çekmeye başlayan düşünce tam olarak bu olmuştu. Geçmişin üretimini şanslıyız ki; arkeolojik kazılar ve araştırmalar sayesinde biliyoruz. Fakat bu üretimi; neden, nasıl bir sosyo-ekonomik yaşam ortamında ve hangi çevre etkileşimleri içinde yapmışlardı? Daha derinde bunu merak ettim ve öğrenmeye çabalamak istedim.
İşin içinde bir öğrenme olacaksa, o zaman metoda da ihtiyacım vardı.
2014 yılının ikinci yarısı, iç dünyamdaki aktifi pasife denk getiremediğim ve sonunda, hayatımdaki önceliklerimi değerlendirdiğim bir dönem oldu. Kendim için bir şey yapmak istedim. Döndüm ve yaşam alanlarımı düşündüm. Kendimi en zinde, meraklı, heyecanlı, tutkulu, araştırmacı ve mutlu hissettiğim yer; yani, en ben olduğum yer neresiydi? Yerimi bulduğumda, yüzümde beliren ve dakikalarca orada kalan Julia Roberts gülümsemesi keşke bir fotoğraf ile ölümsüzleştirilebilseydi.
Öğrenmek için içinde birçok disiplinin bilgisini barındıran, hepsinin evrensel bilgisine aynı anda ve tam olarak sahip olamasa da, onların ışığı ve bilgisi olmadan var olamayan bir ana dal buldum kendime. Arkeoloji, Tarih, Sosyoloji, Sanat, Antropoloji, Psikoloji, Mimari, Felsefe, … Gibi bilim dalları ile nefes alan bir ana dal: “Sanat Tarihi”.
2015 yılında, 20 yıl sonra, bu kez tek tercih yaptığım ikinci üniversite sınavıma girdim. Kazandım: “Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü”.
O yoğun iş temposunda örgün(devam zorunluluğu) okunan dört yıl, kimileri çocuğum olacak yaşta bütün sınıf arkadaşlarım için “Esroş” olmak, Hocalarımın merakıma ve emeğime verdiği destek, yurt içinde katıldığım Öğrenci Sempozyumları, unutulmaz Orta Asya seyahatlerim, … Serüvenimin ritmini “ancak anlamaya başladığım” zamanlardı. Tabii ki hepsini anlatmak istiyorum. Yavaş yavaş…
Derse yetişmeye çalışıyoruzdur. Sol Baştan: Sevim- Merve- Ben- Erkan.
Balibey(Balbey) Camii ödevi için toplanmışızdır. Sol Baştan: Erkan- Rabia- Eren- Ben- Armağan- Zeynep- Halil.
Mezun olmuşuzdur.
Sol Baştan: Esra- Sezin- Rabia- Samim- Serkan Hocamız- Ece- Merve- Oğuzhan- Aysu- Önde mutluluktan sarhoş olmuş, Ben
Geçenlerde, Spotify’da Sayın Prof. Dr. Celal Şengör’ün “Bir Elit Bilim İnsanı” isimli Poadcast’ini bitirdim. Üstat diyordu ki; “Elbette maddi imkânlar önemli, ailem zengindi ve ben bu yüzden şanslıydım. Ancak, merak ve tutku olmazsa o da bir işe yaramaz.”
Dört yıl bitti, bölümden mezun oldum.
Bugünlerde de, Sanat Tarihi Ana Bilim Dalı Yüksek Lisans ders dönemi bitmek üzere… Asıl yol şimdi başlıyor.
Bu serüven için dünyanın şanslı çocuklarındandım. Bu şansı fark etmemi, getireceklerini görmemi, güzelliğini hissetmemi sağlayan ve beni bu sonsuz bilgiye itmeye devam eden o göz beni hiç terk etmesin.
Stephen King’in “Kara Kule” serisinde Jake’e söylettiği gibi: “Başka dünyalar da var”. Benim için bu bahçede yollar artık belli ve derinleşmek daha konforlu. Ama zenginleşmek… İşte onun için beni yüreklendiren tutkuma ve heyecanıma hep ihtiyacım var. Duam, onlar da hep benimle kalsın.
Sevgilerimle,
Esra OKUR.
Notlar:
*Hatay Arkeoloji Müzesi bugün yeni binasında hizmet vermektedir. Prehistorik, Paleolitik Kültür(Üçağızlı Mağarası Canlandırması), Amuk Kültürü(Amik Ovası Höyük Eserleri), Helenistik Dönem(Antakya'nın Kuruluşu), Roma Dönemi(Mozaikler), Nekropol Kültürü(Lahitler), Bizans Dönemi(Mozaikler), Hatay Orta Çağ Dönemi ve Dinler Tarihi, Hatay Arkeolojisi Tarihi, Güncel kazılar/sergiler olmak üzere, dokuz farklı tema, 10 bin 700 metrekarelik alanda sergilenmektedir.
https://muze.gov.tr/muze-detay?SectionId=HTY01&DistId=HTY
* İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Tarih Öncesi Arkeolojisi Ana Bilim Dalı Başkanı Sayın Prof. Dr. Necmi Karul Hocamızdan, görüşleri ile ilgili olarak teyit ve feyzini yayınlamak için izin alınmıştır.
*Ören yeri ve müze fotoğrafları: Diyarbakır Ulu Cami - Cemallamec; Saint Pierre Kilisesi-1 - Gülcan Acar; Diğer fotoğraflar - Esra Okur.
